14 06 2009
Çanlar kimin için çalıyor?
Eskiden kilise çanlarının üzerinde " ULTİMA FORSAN" yazarmış. Latince sözün anlamı " Belki de sonuncusu" demekmiş. Bu duyduğun belki de son çan sesi, çanlar bu kez senin için çalıyor ilk ve son kez! Yağmur hızlı hızlı yağarken ve bulutlar etrafı gri bir kasvete boyamışken ve aynı kasvet ruhuma da hakim olmuşken ve ben kendi içime dalıp gitmişken bir çan sesi ortalığı çınlatsaydı hem irkilerek kendime gelirdim hem de bu hüzünlü manzaranın eksik parçası tamamlanmış olurdu. Yağmur gözyaşımdan hızlı düşerken, ben bir kör kuyunun içine düşerken; hüzünlü manzaranın sessizliğini bozan bir çan sesi... Kötü şeyler olacağını haber verir gibi; ürkütücü, mesafeli, acımasız..
Gelmiyor musunuz benimle?
Mevsime has bir yağmur bütün coşkusuyla yağarken, bulutlar ortalığı saate uygun olmayan bir karanlığa bürüyordu. Serin havadan korunmak için bir kat daha giyinmenin verdiği sarıp sarmalanma duygusu insana evinde olduğu hissini yaşatıyordu. Evinde olmanın verdiği huzur, güven ve rahatlık.. Dünyanın aslında iyi bir yer olduğu duygusu.. Elimdeki fincandan büyük bir dinginlikle yudum yudum içtiğim kahve, resmi tamamlıyordu. Ve bu resmin içinden dünyaya meydan okumak hoşuma gidiyordu. Büyük oyna ya da evinde otur, başın dik olsun; ne olursa olsun, iyice bilin ki şunu bir değil bin kez ölmem gerekse bile asla değiştirmeyeceğim yolumu.. Ne güzeldi bunları söylemek.. Herkesten daha cesur, daha üstte, daha bilge, daha mağrur zannediyordum kendimi, belki de öyleydim kim bilir.. Olmasam da işime geliyordu öyle zannetmek.. Asilik kanımda mı vardı, ruhumda mı? Ya da sonradan öğrendiğim bir hikayeydi belki. Menşei önemli değildi, güzel durmuştu üzerimde. Seviyordum hayata karşı gelmeyi, hayata ve içindeki herkese.. Ve böyle zamanlarda dışardan bakınca görülen sakinliğime inat patlamaya hazır bir bomba gibi hissediyordum kendimi. İçimden yükselen ses bir şeyler söylüyordu ama duymuyorlardı:
“ Farklı bir dil mi konuşuyorum, iki adım önünüzden mi gidiyorum, sizin bilmediğiniz şeyleri mi biliyorum, başka bir yerden mi geliyorum? Neden uzak kaldınız bana? Öyleyse ben de kuraldan sapıyorum, rotadan çıkıyorum, bağıra çağıra konuşuyorum, dur durak bilmiyorum, isyan ediyorum. Şairin dediği gibi, ‘soğuk bir kış günü dereye mi atmak istedin kendini; öl gitsin.. Savrul gitsin..’ GELMİYOR MUSUNUZ BENİMLE? TEK BAŞIMA DA GİDERİM BİLİYORSUNUZ..”
Bu, beni özgürleştiriyordu sanki, mutlu ediyordu. Soğuk kış günlerinin bir adım uzağındayken beni hiçbir şey korkutamaz, vazgeçiremez, yolumdan döndüremezdi. Varsın kesişmesin yolum diğerlerininkiyle, ne fark ederdi..
Bir an zaman bile durdu sanki. Her şey dönüp bana kulak verdi. Sonra saygıyla eğilip kenara çekildiler, önümü açmak için. Mahcup bir gülümseyişle karşılık verdim. Senin için döktüğüm gözyaşlarının hatırına mı bu verdiğin cesaret sevgili hayat? Hala neye ağlıyorum ki iki kadeh içince? Bir vakitler ağladıklarım için mi ağlıyorum? Yani onlar için değil ha, onlara ağladığım için. Boş vermeliydi her neyse.. Şimdi sırası değildi bu hesaplaşmanın. Başım dik bir adım attım önümdeki uzun, dar, taşlı yola doğru. İlerisi karanlıktı, görünmüyordu sonu. Yolun nereye çıktığını bilebilse miydik keşke? Bilsek cesur olmak bu kadar zor olmazdı. Gözlerimi kapadım. Açtığımda yeniden başlayacaktı her şey. Rüzgar esecek, yağmur yağacak, aksilikler olacaktı. Ama takılsam da düşmeyecektim. Düşsem de kalkacaktım. Gözlerimi açtım. Dışarıda yağmur yağarken, güzeldi hayata meydan okumak..
22.10.2006
Belgin ÇALLI
“ Farklı bir dil mi konuşuyorum, iki adım önünüzden mi gidiyorum, sizin bilmediğiniz şeyleri mi biliyorum, başka bir yerden mi geliyorum? Neden uzak kaldınız bana? Öyleyse ben de kuraldan sapıyorum, rotadan çıkıyorum, bağıra çağıra konuşuyorum, dur durak bilmiyorum, isyan ediyorum. Şairin dediği gibi, ‘soğuk bir kış günü dereye mi atmak istedin kendini; öl gitsin.. Savrul gitsin..’ GELMİYOR MUSUNUZ BENİMLE? TEK BAŞIMA DA GİDERİM BİLİYORSUNUZ..”
Bu, beni özgürleştiriyordu sanki, mutlu ediyordu. Soğuk kış günlerinin bir adım uzağındayken beni hiçbir şey korkutamaz, vazgeçiremez, yolumdan döndüremezdi. Varsın kesişmesin yolum diğerlerininkiyle, ne fark ederdi..
Bir an zaman bile durdu sanki. Her şey dönüp bana kulak verdi. Sonra saygıyla eğilip kenara çekildiler, önümü açmak için. Mahcup bir gülümseyişle karşılık verdim. Senin için döktüğüm gözyaşlarının hatırına mı bu verdiğin cesaret sevgili hayat? Hala neye ağlıyorum ki iki kadeh içince? Bir vakitler ağladıklarım için mi ağlıyorum? Yani onlar için değil ha, onlara ağladığım için. Boş vermeliydi her neyse.. Şimdi sırası değildi bu hesaplaşmanın. Başım dik bir adım attım önümdeki uzun, dar, taşlı yola doğru. İlerisi karanlıktı, görünmüyordu sonu. Yolun nereye çıktığını bilebilse miydik keşke? Bilsek cesur olmak bu kadar zor olmazdı. Gözlerimi kapadım. Açtığımda yeniden başlayacaktı her şey. Rüzgar esecek, yağmur yağacak, aksilikler olacaktı. Ama takılsam da düşmeyecektim. Düşsem de kalkacaktım. Gözlerimi açtım. Dışarıda yağmur yağarken, güzeldi hayata meydan okumak..
22.10.2006
Belgin ÇALLI
19 05 2009
BİR YAZ GECESİ
Sıkıcı bir enstrümantal konserin tam ortasında düşüncelerim çoktan başka yerlere ulaşmışken fark ettim onu. Küçük, sevimsiz ve muhtemelen gereksiz bir böcek hızla konser veren topluluğa karşı ilerliyordu. Aynı anda topluluk gerilim müziğini andırır ezgiler çalıyordu. Sanki küçük böcek dev bir orduya karşı tek başına kahramanca kafa tutuyor da biz de bunun filmini seyrederken arkadan gergin fon müziğini duyuyorduk. Bravo küçük böcek; cesaret korkmamak değildir, korktuğun halde bir şeyler yapabilmektir. Ama korkarım ki sen bu kahramanlığının farkında değilsin. Senin bu cesaretinin farkında olan tek kişi benim. O zaman kusura bakma ben kendim kahraman olmak istiyorum ama gene de dinle bak neler söyleyeceğim..
Bu günlerde okuduğum bir kitapta diyor ki sevgili böcek, "Kafama koyduğumu yaparım ben, öyle olmasaydı çok başka bir yaşamım olurdu." Herkes yani biz insanlardan bahsediyorum dünya etrafında dönsün istiyor. Kafasına koyduğu her şey gerçekleşsin. Tüm doğruları o bilsin. Hep 'ben demiştim' desin. Bu şımarıklığı hayat fena ödetiyor ama. Bazen elinin tersiyle bir vuruyor ki sorma gitsin. Ya bir dur demek istiyorsun hayata, bir sakin ol, ben de nihayetinde sadece bir insanım bu kadarını kaldıramıyorum. Ama dinlemiyor seni, dinlemek ne demek duymuyor bile. Dönüp arkasına bakmıyor bile. Şaşırdın di mi sevgili böcek? İnsan olmak zor ama merak etme bu zorluğun da çaresi var. Her şeye rağmen sadece kendine tutunman gerekiyor. Çünkü hayat bir dolduruyor, bir boşaltıyor. Bazen seni alıp şimdi olduğundan daha geride bir noktaya bırakıyor ve arsız arsız gülümsüyor hadi bir daha başla bakalım der gibi. Bazen de hiç ummadığın bir anda uzatıyor elini kalkmana yardım etmek için. Bazı şeylerin hiçbir anlamı yok o yüzden. Sebep aramak, kendini suçlamak gereksiz. Madem bu kadar kuralsız ve anlamsız o zaman bu mücadele niye diyebilirsin belki nokta kadar beyninle sevgili böcecik, hani beni köşe sıkıştırcan ya zor sorularınla. Hiç boşuna sevinme benim cevabım hazır.. Her şey göründüğü gibi olsaydı yaşamanın ne anlamı olurdu? ( Bu da okuduğum kitaptan) Yani her şeye rağmen kendi hayatının kahramanı olmalısın aptal böcek ve inanmalısın bu hayatın garip bir adaleti olduğuna. Sana ağır gelmiş olabilir söylediklerim ama hemcinslerim anlamışlardır. Sen amaçsızca dolaşmaya devam et. Ben kaldığım yerden devam ediyorum her şeye rağmen. Ama bir gün insan olursan bir mucize sonucu, şu sözü hatırlarsın: Bir tehlike anında gemiyi terk eden fareler, geminin batmamasını bir türlü affedemezler.. Yaptıklarınla yüzleşebildiğin sürece sorun yok böco. Öyle olduğu sürece başın dik olsun, ne olursa olsun..
Gördüğün gibi insan olmak zor. Zaten ortadan da kaybolmuşsun ben sıkıcı konserimi dinlemeye devam ediyorum. Ve başım dik yoluma devam ediyorum.. Göreceksin bu kurak ve uğursuz yaz bitsin her şey çok güzel olacak..
24.08.2007
Belgin ÇALLI
Bu günlerde okuduğum bir kitapta diyor ki sevgili böcek, "Kafama koyduğumu yaparım ben, öyle olmasaydı çok başka bir yaşamım olurdu." Herkes yani biz insanlardan bahsediyorum dünya etrafında dönsün istiyor. Kafasına koyduğu her şey gerçekleşsin. Tüm doğruları o bilsin. Hep 'ben demiştim' desin. Bu şımarıklığı hayat fena ödetiyor ama. Bazen elinin tersiyle bir vuruyor ki sorma gitsin. Ya bir dur demek istiyorsun hayata, bir sakin ol, ben de nihayetinde sadece bir insanım bu kadarını kaldıramıyorum. Ama dinlemiyor seni, dinlemek ne demek duymuyor bile. Dönüp arkasına bakmıyor bile. Şaşırdın di mi sevgili böcek? İnsan olmak zor ama merak etme bu zorluğun da çaresi var. Her şeye rağmen sadece kendine tutunman gerekiyor. Çünkü hayat bir dolduruyor, bir boşaltıyor. Bazen seni alıp şimdi olduğundan daha geride bir noktaya bırakıyor ve arsız arsız gülümsüyor hadi bir daha başla bakalım der gibi. Bazen de hiç ummadığın bir anda uzatıyor elini kalkmana yardım etmek için. Bazı şeylerin hiçbir anlamı yok o yüzden. Sebep aramak, kendini suçlamak gereksiz. Madem bu kadar kuralsız ve anlamsız o zaman bu mücadele niye diyebilirsin belki nokta kadar beyninle sevgili böcecik, hani beni köşe sıkıştırcan ya zor sorularınla. Hiç boşuna sevinme benim cevabım hazır.. Her şey göründüğü gibi olsaydı yaşamanın ne anlamı olurdu? ( Bu da okuduğum kitaptan) Yani her şeye rağmen kendi hayatının kahramanı olmalısın aptal böcek ve inanmalısın bu hayatın garip bir adaleti olduğuna. Sana ağır gelmiş olabilir söylediklerim ama hemcinslerim anlamışlardır. Sen amaçsızca dolaşmaya devam et. Ben kaldığım yerden devam ediyorum her şeye rağmen. Ama bir gün insan olursan bir mucize sonucu, şu sözü hatırlarsın: Bir tehlike anında gemiyi terk eden fareler, geminin batmamasını bir türlü affedemezler.. Yaptıklarınla yüzleşebildiğin sürece sorun yok böco. Öyle olduğu sürece başın dik olsun, ne olursa olsun..
Gördüğün gibi insan olmak zor. Zaten ortadan da kaybolmuşsun ben sıkıcı konserimi dinlemeye devam ediyorum. Ve başım dik yoluma devam ediyorum.. Göreceksin bu kurak ve uğursuz yaz bitsin her şey çok güzel olacak..
24.08.2007
Belgin ÇALLI
16 05 2009
10.02.2009
Takvimler yalancı, takvimler zalim.. 30 – 1’e gelince anlıyor insan.. Geriye dönüp bir bakış fırlatıyor biraz kızgın, biraz hırçın bir tavırla. Her bir köşede bir başkası el sallıyor; iz bırakanlar, adı bile hatırlanmayanlar, hiç tanınmaması gerekenler, gitmemesi gerekenler, hiç gitmeyecekler… Herkes bir hediye uzatıyor yüzünde aynı gülümseme; küstah, utanmaz, alaycı.. Kimisi hatalarını getirmiş, kimisi zaferlerini; biri kötülüklerini gösteriyor, bir diğeri iyiliklerini; utandığın anlar da orada gurur duyduğun anlar da; güzel günler gelmiş, kötü günleri de yanında getirmiş. Bari sadece iyi olanlarınız gelseydi demek istiyor insan, kötü anlar zaten zordu bir kez daha hatırlamaya ne gerek var. Hep bir ağızdan cevap veriyorlar: Ama hepsi sensin, sen böylesin..Eh dile kolay 29 yıl, içinde elbette her şeyden olacak. Her sabah boyayıp yüzünü rengarenk ve oturtsan bile kocaman bir gülümseme dudaklarına, günü kurtarsan bile ve düştüğünü görseler de dizlerinin kanadığını hiç bilemeseler bile silemiyorsun içindeki griliği. Büyüdükçe kabulleniyorsun sadece; o da içinde bir renk, diğer renkler gibi. Zamanı istediğin kadar sorgula; nedir diye sor, takvimler olmasaydı yaş, yıllar, yaşlanmak olacak mıydı de, yine de doğa bildiğini okuyor. Aynaya her baktığında hiçbir şeyin silemediği bir iz görüyorsun sadece senin bildiğin. Ve yine biliyorsun ki eskiden yoktu o iz. Her geçen gün daha da belirginleşiyor, silmek imkânsızlaşıyor. İnsanlar buna büyümek diyor..Yine bir 10 Şubat, yine dönüp içine bakma vakti.. Hepiniz ordasınız görüyorum. Bazılarınız geldiğinizi bile bilmeden ordasınız. Bazılarınız çağrılmadan gelmişsiniz. İçimde bir gürültü, içimde bir kalabalık.. Bir köşeye saklanıyorum ıssız, kuytu.. Oradan bakıyorum hepinize. Öyle değil de böyle olmuş işte, bir dakika sonra olsa her şey başka olurmuş belki ama tam vaktinde olmuş, sağa değil de sola dönsem başka olurmuş şimdi baktığım manzara ama sağa dönmüşüm bir kez. Hepsi benim eserim, ben hepsinin toplamıyım. Kendime bakıyorum, bir de önümde uzanan sonu görünmeyen yola. Biliyorum iyi dilekler koruyamayacak; üzüntü, acı, mağlubiyet yine de bulacak beni. Düşen kalelerimin ardından yine bakacağım. Sonra bir rüzgâr esecek hepsini alıp götürecek. Yeni hikâyeler bulacağım kendime. Onlar da geçecek, daha başkaları gelecek. Hayat böyle akıp gidecek. Bir tek anılar kalacak elimizde, bin bir rengiyle. O yüzden gülümsüyorum siz görmeseniz de hepinize. Ve aranıza karışıyorum kusurlarımla, hatalarımla, kaprislerimle, iyi niyetimle, öfkemle, masumiyetimle ve eğlencemle. Öleceğimi unutmuyorum, anı yaşıyorum. Gelmiyorsanız benimle, ben gidiyorum tek başıma hem de..
Belgin ÇALLI
Belgin ÇALLI
VAR OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
İlkbahar geldi mi gelmedi mi belli değil, dün üşüten hava bugün yakıyor.. Bütün sıkıntılar bahardan biliniyor, bizi hep bu güzel havalar mahvediyor..
Ya da bazen, aslında sık sık, durup düşünsek her zaman; bir boşluk; o tuhaf, anlatılmaz, asap bozan, bir türlü gitmeyen, ne yapsak dolmayan o boşluk kendini hissettiriyor. En çok ilkbaharda ama aslında hayatın tamamında kendini hissettiriyor. Hayatın kusurlu oluşundan başlıyor insan kafasını takmaya.. Cinsiyetini, milliyetini, yaşadığın çağı, aileni, sosyal sınıfını ve fiziksel özelliklerini, mizacını ve zaaflarını seçemiyorsun malum. Sahip olduklarını sevmek zorunda kalıyorsun, belki gerçekten seviyorsun da... Ama yine de o boşluk; gezsen de, okusan da, sevsen de, düşünsen de, keşfetsen ve icat etsen de dolmayan o boşluk her görünenin altından el sallıyor sizsi, küstah, utanmaz bir gülümsemeyle. Hayatın boş olduğu fikri kendini doğrudan göstermese de hep bir eksiklik duygusuyla içimizde belli etmeye devam ediyor mevcudiyetini. Kendimize oyalanmak için yeni oyuncaklar buluyoruz, süre veriyoruz, aşamalardan geçiyoruz ama olmuyor. Güneşli güzel bir günde bizatihi o güzel güneşli günün neden bu tuhaf huzursuzluğu yarattığını sorduğunda insan kendine, hep aynı belli belirsiz cevaba çıkıyor yolu: Hep bir şeylerin eksik olduğu duygusu, bu eksikliğin çok istediğimiz bir şey olduğunda tamamlanacağı yanılgısı, o çok istediğimiz şey olduğunda bile hissettiğimiz aynı eksiklik duygusunun verdiği hüzün falan filan.. Bu eksikliği en çok aşk doldurur sanıyoruz. Aslında hepimiz bir başkasında kendimizi arıyoruz. Bir kitapta okuduğum gibi " Çünkü bütün dertlerin çaresi aşktır, ötesi büyük bir boşluk." Aşklar da bitiyor oysa, en büyük olanlar bile. Bu duygudan ürküyor insan, her şey anlamsız olunca içine düşeceği kör kuyudan korkuyor. Her yere gidebileceği için nereye gidebileceğini bilemiyor. Hemen sarılıyor ilk bulduğu şeye; aşk mı dersin, ideal mi, işi mi, hırs ve arzuları mı; elinin altında ne varsa. Sonra bu koşudan yorulup etrafına bakıyor, herkes yanından koşarak geçerken. Yine aynı soruları soruyor aynı boşluğun ortasına düşeceğini bile bile... Hayat kadim eksikliği ile akıyor sen bunları düşünürken bile...
Belgin ÇALLI
16.04.2009
Ya da bazen, aslında sık sık, durup düşünsek her zaman; bir boşluk; o tuhaf, anlatılmaz, asap bozan, bir türlü gitmeyen, ne yapsak dolmayan o boşluk kendini hissettiriyor. En çok ilkbaharda ama aslında hayatın tamamında kendini hissettiriyor. Hayatın kusurlu oluşundan başlıyor insan kafasını takmaya.. Cinsiyetini, milliyetini, yaşadığın çağı, aileni, sosyal sınıfını ve fiziksel özelliklerini, mizacını ve zaaflarını seçemiyorsun malum. Sahip olduklarını sevmek zorunda kalıyorsun, belki gerçekten seviyorsun da... Ama yine de o boşluk; gezsen de, okusan da, sevsen de, düşünsen de, keşfetsen ve icat etsen de dolmayan o boşluk her görünenin altından el sallıyor sizsi, küstah, utanmaz bir gülümsemeyle. Hayatın boş olduğu fikri kendini doğrudan göstermese de hep bir eksiklik duygusuyla içimizde belli etmeye devam ediyor mevcudiyetini. Kendimize oyalanmak için yeni oyuncaklar buluyoruz, süre veriyoruz, aşamalardan geçiyoruz ama olmuyor. Güneşli güzel bir günde bizatihi o güzel güneşli günün neden bu tuhaf huzursuzluğu yarattığını sorduğunda insan kendine, hep aynı belli belirsiz cevaba çıkıyor yolu: Hep bir şeylerin eksik olduğu duygusu, bu eksikliğin çok istediğimiz bir şey olduğunda tamamlanacağı yanılgısı, o çok istediğimiz şey olduğunda bile hissettiğimiz aynı eksiklik duygusunun verdiği hüzün falan filan.. Bu eksikliği en çok aşk doldurur sanıyoruz. Aslında hepimiz bir başkasında kendimizi arıyoruz. Bir kitapta okuduğum gibi " Çünkü bütün dertlerin çaresi aşktır, ötesi büyük bir boşluk." Aşklar da bitiyor oysa, en büyük olanlar bile. Bu duygudan ürküyor insan, her şey anlamsız olunca içine düşeceği kör kuyudan korkuyor. Her yere gidebileceği için nereye gidebileceğini bilemiyor. Hemen sarılıyor ilk bulduğu şeye; aşk mı dersin, ideal mi, işi mi, hırs ve arzuları mı; elinin altında ne varsa. Sonra bu koşudan yorulup etrafına bakıyor, herkes yanından koşarak geçerken. Yine aynı soruları soruyor aynı boşluğun ortasına düşeceğini bile bile... Hayat kadim eksikliği ile akıyor sen bunları düşünürken bile...
Belgin ÇALLI
16.04.2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
